2013 yılının öne çıkan dijital yayıncılık eğilimleri

2013 yılında dijital yayıncılıkta güzel hamleler oldu. Birçoğu daha da gelişerek 2014 yılını şekillendirecek.

1- Mikroyayıncılık

Örneğini The Magazine‘de görebileceğimiz gibi, text ağırlıklı ve mobil araçlarda kolay tüketilen içerik üretimine dayanan yayınlar öne çıktı. Bu türden yayınları hazırlayabilmek için ara yüz desteği veren araçlardan denediklerim:

http://29.io/

http://theperiodical.co/

http://pressbooks.com/

http://get.ganxy.com/

Özellikle Stripe, WP benzeri alt yapısıyla mikro yayıncılık, içerik yönetimi ve içerikten ücret isteme konusunda ilk çözümlerden biri oldu.

2- Abonelik çağının geri dönmesi ve mikro ödemeler

Özellikle akıllı telefonların ve tabletlerin karşılıklı uyumu, websitelerin responsive tasarımlar ve/veya uygulamalar sayesinde masaüstü, tabletler ve telefonlarda birlikte ulaşılabilen içerik üretmesi, akıllı telefonlarda minimum ücretlerle ya da ücretsiz aboneliğin kolaylaşması sayesinde dijital yayınlara ücret ödemek yaygınlaştı. Dijital içeriğe şüpheyle bakmaktan öte adım atanlar sağ kalacak.

Birçok yayın en az ödemesi 1 sent olan bağış toplamaya, sayı formatlı dergiler minimum ücretle yayıncılığa yöneldi. Sadece ücretini ödeyenlere açık içerik yerine, sayfa görüntülemeye dayanan siteler yerine, tasarımı iştah açıcı, okumayı şevk eden yayıncılık dönemi yaşanıyor.

3- Özgün içerik üretiminde eksiklik

Türkçe internette, online dergi tasarımlı sitelerin sayısında artış oldu. Özellikle haber siteleri, kültür sanat siteleri, Gezi Parkı isyanı sonrasında siyasi sitelerin yapıldığını gördük. Bu olumlu gelişmenin yanında, sitelerin çoğunun crack tema kullanması nedeniyle virüslü olması, sitelerin türkçeleştirilmemesi, font kullanımlarındaki özensizlik ve okumayı zorlaştırması, gündemi yakalamak kaygısıyla özgün içerik üretmek yerine sosyal medyadan, sözlüklerden, haber sitelerinden kopyala yapıştır tercih edilmesi gibi evrensel sorunlar öne çıktı. Belirli bir şirket/sponsor desteği olmadan kurulan sitelerde bu eksiklikler anlayışla karşılanabilir ancak markalaşma hedefleri olduğu belli yayınların da aynı alışkanlıkları sürdürdüğünü gözledim.

Türkçe özgün içerikte  özellikle Mülksüzleştirme, sosyal medyayı bazı anlarda yönlendirdi. (Yurt dışı sitelerin klonlarını bahse değer görmedim.)

4- Snow Fall efekti

Türkçe internette karşılığı hiç olmadı, lakin NY Times’ın aylarca uğraşıp hazırladığı Snow Fall isimli makalesi sonrasında benzer içerik üretimi çığ gibi çoğaldı. Ancak özellikle içeriğini hazırlamak zahmetli olduğundan ve içeriği tüketmek ayrı zahmet istediğinden olsa, bu HTML 5 mükemmelliği memlekette hiç ilgi görmedi.

5- Uzun metinler

Özellikle Longreads benzeri sitelerin artışıyla ve Snow Fall makalesinin etkisinin devamıyla 2013 yılında çalışılmış içerik dönemi yaşandı. Blogların hız kesmesinin ardından yine mobil araçların sayesinde içeriğe ulaşmak için ofis-masa denkleminden dışarı çıkma fırsatını iyi değerlendiren yayıncılar, eski okul gazetecilik ve makale yazarlığını canlandıran formata okuyucularını alıştırmaya başladı. İçerik değerlendi, talebini yaratan arz görüldü.

Okurun istediği üzerinden konumlanmak yerine okurunu da zengin içeriğe yönlendirmeye çalışan türkçe yayına denk gelmedim.

6- İçerik kuratörlüğü

Sosyal medya uzmanı, içerik yöneticisi, editör, yazar gibi Bio kısımlarını hızla doldurmaya yarayan kavramların “Ne iş yapar?” sorusunu cevaplamaya yetersiz kaldığı 2013 yılında, online içeriği biraraya getiren, metinleri görsellerle, videoları ses dosyalarıyla harmanlayıp içerik yöneticiliği yapan yayınlar arttı. Yazı, görsel, video çağrısı yapıp gelen içeriği aynen kullanmak devri, ne güzel ki, sona erecek. Çünkü dijital yayınlar, bahsi geçen içeriği üretenlerin kişisel hesaplarından paylaşım yerine dijital yayınlara içerik sunmalarını sadece para ile değil, içeriği zenginleştirmek ve editörlük yapmakla sağlamaya çalışacaklar, artık.

7- Medium.com ve benzeri minimal içerik yönetim sistemleri

Minimal arayüzleriyle, anlatı ve içerik üretmeye yönelen içerik yönetim sistemleri beta versiyonlarıyla kullanıcı deneyimlerini geliştirmeye başladı.

 

 

 

 

Slate.com / Pitchfork / Online dergilerde iki yeni uygulama örneği

SLATE.COM, 1996 yılında ilk online dergi olarak yayına başladı. Sürekli ve hızlı içerik üreten yapısıyla, ABD’de daha sonra kurulan özdeşlerinden farklı biçimde genelde kâr etti ve iki kere önemli satın almaya sahne oldu. (MSN ve The Washington Post). slate.fr uzantısıyla Fransızca içerik üretilen ayrı bir site daha kurdular. Bünyesinde çok sayıda blog, podcast içeriği üretiliyor. Site içinde bizde çok yaygın olmadığını düşündüğüm kaynak habercilik de yapıyorlar. (News aggregator.) Sitenin dijital kategoride ABD Ulusal Dergi Ödülü’ni kazanmışlığı da var.

Geçmişte basit html arayüzü olan site uzun yıllardır çevrimiçi portal görünümündeydi. Nihayet Eylül ayında tasarımını yeniledi ve ABD yayımcılık çevreleriyle okurları arasında küçük çaplı bir kiyamete neden oldu. Sitenin mobil uygulamalara odaklanmış ve responsive tasarlanmış yeni arayüzü şöyle:

slate1

* Slate.com tarzında çok yoğun içerik üreten sitelerin genel sıkıntısı, hızlı akan farklı kategorilerdeki içeriği olabildiğince sade biçimde anasayfada gösterebilmek. Slate, hızlanan içerik girişini geniş şekilde ulaştrırabilmek için anasayfasında yazı başlıklarının fontlarını büyütüp, oldukça sıradışı şekilde site logosunu sağ taraf almış. Siteye girince okuyucu ilk önce manşet içeriğe yöneliyor. Logo yeri değişikliği oldukça eleştirildi ancak bence güzel bir karar. Özellikle artık çok sıkıcı bir hale gelen slider kullanımından vazgeçip, çoklu manşet seçimi de, yakın zamanda online yayınlarda daha sık görülecek bir uygulama. (Bir benzerini Futuristika’da yapıyoruz.)

* İçeriği gözden kaçırmak istemeyen okuyucular için, sağ tarafta konulan buton, akıştaki tüm içeriğe ulaşım sağlıyor. Bu da eleştirildi ve okuyucunun içeriğe çift tıkla ulaşmaya yönlendirilmesi kullanım tecrübesinii katlediyor dendi. Ancak Slate burada bir anlamda çift anasayfa deneyimini sunuyor, ki okuyucu seçenek olarak yazı başlıklarını görüntüleyip doğrudan takip ettiği içeriğe yönelebilecek.

İkinci anasayfa şu şekilde:

slate2

* Slate yeni tasarımını ve içerik yönetimini, Gawker, The New York Observer ve Newsweek’in yeni versiyonu gibi online yayıncılıkta önemli  sitelerin mimarı HardCandyShell gerçekleştirdi. Slate’in şöyle ilginç bir durumu da var. Sadece online yayın ile ve okuyucularının çoğununun bilgisayarlarından takip ettiği sitenin mobil okuyucularının sayısı geçen 1,5 yılda üç kat artmış. Dolayısıyla siteyi öncelikle mobil okuyucu ihtiyaçlarına göre tasarladılar. Bu noktada desktop okuyucu, mobil okuyucu karşılaştırmasına dönük ölçümler ve mobil okuyuculuğun içerikten kazanan sitelere ne gibi yararları olduğunun tartışılması gerekli. Ancak organik linkler belirliyor bu tür kararları.

* Slate.com yeni tasarımda önemli bir yenilikte, makale türlerinin olması. Yani fotogaleriler için, uzun makaleler için vs farklı sayfa tasarımları var ki bu çok gözden kaçan ancak önemli bir detay.

* Slate.com IOS uygulaması ise uzun süre eski versiyonunda ilerledi. Memnuniyetsiz okuyucular buradan nostaljiye devam etmeyi tercih ettiler.

Pitchfork.com

1995 yılından beri online yayını sürdürüyor. Zamanla müzik gazeteceliğinde son derece saygın bir konuma da ulaştı. Eleştirel yanından hiç taviz vermedi. Sitelerini oldukça efektif kullanıyorlar ve (NYT Times) SnowFall gibi içeriği estetik sunma dertlerinden hiç taviz vermediler.

Yine günlük içerik girilen ve sık güncellenen bir site olarak IOS uygulamasını oldukça pratik bir biçimde hallettiler. Pitchfork weekly isimli uygulama, sitedeki yoğun içerikten haftalık bir seçme yapıyor ve uygulamayı indirenler Pitchfork.com’un haftalık dergi diyebileceğimiz versiyonuna ulaşabiliyor. Android uygulaması 2014 başlangıcında gelecekmiş.
Print

Pitchfork uygulamayı Lexus sponsorluğunda gerçekleştirmiş. İçeriği üreten ve tüketenin değerli olduğu yayıncılık ortamı güzel tınlıyor. Bizdeki örnekleriyle karşılaştırmaya gerek duymuyorum şu an.

Uygulamanın hızı, tasarımı oldukça başarılı. Okunabilirlik yıpkı websitesindeki gibi üst düzeyde. Sosyal paylaşımda ise twitter ve facebook olanağı var ve twitter paylaşımında size sormadan makalenin görselini de yüklüyor. Bu göze çarpan tek olumsuzluk oldu nazarımda.

Pitchfork.com, önemli bir karar aldı ve Pitchfork Quarterly adıyda hibrid (dergi-kitap) basılı yayına karar verdi. Dijitalden baskıya geçmenin güzel örneklerinden biri oldu. Bu anlayışta başka başarılı yayın örnekleri de var. Bu konuda ayrı ve detaylı bir yazı istiyorum, o nedenle burada keseyim.

[21 Kasım 2013 Edit] Pitchfork tam da bu blog girdisini yazarken, hibrid yayın haricinde The Pitchfork Review isminde bir dergi yayımlamaya başlayacağını açıkladı.

Medium.com: A platform of quality content

Medium is a minimalist, clean and content-focused publishing tool, created by Evan Williams and Biz Stone. Williams, as the creator of Blogspot (one of the very first blogging tools) and the inventor of the term “blogger” opened Medium.com in August 2012 with Stone, co-inventor and co-founder of Twitter.

The idea behind Medium.com is creating and sharing articles with submitting texts and pictures with a very minimal interface with familiar  Pinterest-style content hubs. Medium has different “collections” that are defined by a different topics and users can create their own “collections” and summon other users (or we can call authors) to these collections.

Medium is in beta now, so posting is limited but thanks to the creators I have found chance to try the back office.

The interface is super clean and letting you to focus on the content.

medium

While writing, you can add fullwidth pictures with captions and basic web-related (links, footnotes, headings etc.) interactions to the text.

medium2

The result is super clean and open for comments per paragraph article.

medium3

Medium is real mobile friendly and unlike intuitive web content websites, it is totally focused on authors and texts. While there is some discussion about whether Medium is a publication/magazine or not, it is said that Medium is blogging in form, but not in structure.

I believe and everyone can see the fact that there is no shortage of platforms to post your ideas, photos, videos—whatever—online, but we need and we have a few high-profile writing and reading tools, which should matter for digital content production and consumption. Medium occurs as a form of a new web writing tool. When you post an article to Medium, you put it into a “collection,” a thematically linked grouping of videos, words, pictures, etc. This leads us to tailor made collection of quality content. If you write with 140 characters, you can write eternally, that is true; however, if you sit down to write an article with extra content that supports your text (videos, images etc) you need to create something valuable and there, still, are some people that desperately seek quality content. Not volatile, not streaming, not fast-consuming but permanent content…

 

Aslı Erdoğan, Thomas Bernhard, intiharlar ve hakaret virtüözlüğü

* Aslı Erdoğan:[Ben iyi bir insanım, yazık oldu bana]

Aslı Erdoğan çok olağanüstü edebi kalitesi olan bir yazar değil kanımca. Sonuçta bu bir zevk meselesi, Oğuz Atay ve Tezer Özlü’nün gölgesinde serinletici bir yazardır. Ancak bir yazar böyle bir isyanı dillendiriyorsa, dolaylı ya da doğrudan okurlarının kulak kabartması gerekir diye düşünüyorum. Erdoğan, deyim yerindeyse, edebiyatın magazininde ara ara ismi öne çıkan bir yazar oldu. (Hasan Öztoprak’ın ilk romanında ilişkilerini anlatması…)

Ben de birçokları gibi, Aslı Erdoğan’ı sadece Tahta Kuşlar öyküsü ile sonsuza kadar sevebilirim. Yazarların yapıtlarını, yazarların kendisinden, özel hayatlarından bağımsız değerlendirmeye çalışmalıyız. Bazı yazarlar (Celine mesela) yaşadıkları gibi yazarlar. Onlardaki sahiciliği her yazarda bulacağız diye bir kural yok, sanırım.

Hem, kasvet saçan yazarları severim, elimde değil:

Toprak şansı cansız ten, gözaltlarındaki morumsu sislikler, kanlı damarlarla yol yol çizilmiş gözakları… O da geceleri uyku uyumayanlardandı.

“Ama soğuktan da dayanılmazı karanlık. Şu güneş…”

Durdu, yerdeki parlak lekeye baktı. Sanki eğilip bir kapağı açsa, gün ışığı fışkırarak odayı dolduracaktı Başımı pencereye çevirdim. Yeşil yeşil titreşen dallar, yaprakların üzerindeki gümüşümsü damlalar, camdaki gölgelerin yumuşak, düşsel dansı… Bakışımı hem kucaklayan, hem sınırlayan engin mavilik… Kuzey güneşi parıldadığı ender anlarda, bütün dünya ışıldıyor, dönüşüyor, gülümsüyordu Ancak hava derhal buluttandı, oda eskisinden de karardı.

“Şu güneşi günde bir, bilemedin iki saat göreceksin. Öğleye doğru ufakla, hastalıklı, beyaz bir leke gibi belirecek, da ha tepeye taramadan güçten kesilecek. Aslında gerçek güneş hiçbir zaman doğmayacak. Onun yersiz yurtsuz yalancı hayaleti günlerin yerine, içı boş çerçeveler dağıtacak. Dünyanın aydınlık yarısıyla, karanlık yansı, bıçakla kesilmiş gibi birbirinden ayrılacak.”

Ciltlerini duvarlara çevirdi, ben de, onunla birlikte, onun gözleriyle ezbere bildiğim tozlu duvarlın taradım. Saç telleri gibi sarkan kablolar, borular, kabuk bağlamış yaraları andıran yağmur izleri arasında, insan biçimini yitirmiş bir gölge bana bakıyordu. Kendisinden daha iri, daha korkunç gölge si, gölgeler arasında bir gölge daha…
“İşte o zaman, uzun, kesintisiz, tek bir geceden oluşacak hayatın. Böyle bir geceye yalnızca hayalciler dayanabilir. Beyaza kesmiş insanlar, beyaza kesmiş ağaçlar, hayaletlerin dolandığı kent..- ışık o zaman, belleğin uzun gecesi başladı…

* Memlekette pek ilgi görmeyen bir yazar Thomas Bernhard. İlk dönem iki anlatısı YKY’den yayımlandı: Amras – Watten.

Şöyle diyor:

“(…) Biz de, ebeveynimiz gibi, intiharı arzulamış ve aramızda konuşmuştuk. (…) Daha küçücük çocukken dünyadan gizlice göçmeyi düşünürdüm.”

Bernhard, oldukça karamsar bir yazardır. Merdümgrizdir. Bir piçtir. Hiç görmediği, marangoz olan babası Berlin’de gaz zehirlenmesinden ölür. Dedesi, bir anarşist olan Johannes Freumbichler kendisine kol kanat gerip, tüm müzikal ve sanatçı zevkleri aşılar. Tüm yaşamı boyunca veremle didişir ve kendi memleketinde de pek sevilmez. İçinizi acıtan, sizi rahatsız eden bir yazım tarzı vardır. Toplumun pisliğini, kötülüğünü yüzüne, yüzümüze vurur. Kendi memleketinde pek sevilmez çünkü ülkesinin kutsalı ne varsa, öfkeli ama sakin, yer yer uzun cümlelerle yerle bir etmiştir. (Avusturya’nın bok yığını olduğunu söylediği bazı anlarda özet geçmiştir.)

Bugün, kendi ülkesini eleştiren, toplumun riyakarlığını gösteren yazarlara pek rastlamıyoruz. Bunun yerine, okurlarıyla ortak paylaşım ve iletişim temeline dayanan, içinde bulunduğu edebiyat camiasıyla sürekli dirsek temasında al gülüm ver gülüm oynayan yazarlar öne çıkıyor. Övmek istediğim kör bir öfke değil. Edebiyat’ın sadece lirik cümleler bütünü olmadığını, yazılanların reklamının yapılmadan, okuyucusunu bulduğu ve kalıcı olduğu bir döneme özlem diyebiliriz.

Bernhard’ın alıntısına döneyim, dün akşam iki arkadaşım iki ayrı intihar anlattı:

1) Geçen hafta Marmaris’te kendilerini ağırlayan arkadaşları, güle oynaya onları İstanbul’a yolcu ettikten sonra, intihar etti. Eftal’i hiç tanımadım. Gazetenin haberi veriş şekli beni Eftal’in kararının mahremiyetine karşı utandırdı.

2) Trabzon’da bir tanıdık, torunlarını yanına çağırıyor. Oyun oynayacaklarını düşünüp dedelerinin etrafında toplanan çocuklar ona bakarken, dede kendisini asıyor.

Sublinks about magazines

- BÜLENT – Journal of Contemporary Turkey: online magazine.

Izzy Finkel and Thomas Roueché, the editors of this new journal on Turkish culture, politics, and literature, were inspired by Bulent Ecevit (ex-Prime Minister, poet, RIP) and Bulent Ersoy (the popular transgender singer of Ottoman classical music, often gets into trouble with state authorities and once upon a time was banned by  Turkish army, when yet were ruling the country ie 1980s).

- Cosmopolitan is offering readers the chance to design Cosmo cover  for the first time in their history.

- Consumers slowly moving to digital magazines Hell yeah iPad!

- Wallpaper magazine has been redesigned. Here is iTunes version and here is the interview about the redesign.

wallpaper

Notlar: E-kitap / basılı kitap riyakarlığı, Defter Dergisi vs.

Notosoloji basılı kitapları tercih etmek için 10 neden diye (orijinali yabancı dilde olduğu belli olan ve nedense kaynak belirtme zahmetine girmedikleri, derleme olduğunu da belirtmedikleri) bir liste yayımlamış. (Ben onlar yerine belirteyim, burası: via Buzzfeed)

Bu basılı kitap fetişinden fenalık geldi bana. Nedense toplu taşımada vs çılgınlar gibi kitap okunuyor da, e-okuyucular bunu baltalıyor gibi, artık dünyada neredeyse kimsenin tartışmadığı konuları yeni keşfetmiş tavırlarla sunmak gerçekten çok sıkıcı.

Banyoda ve tuvalette de ekitap okuyabilirsiniz hatta çok daha keyiflidir, çünkü aynı anda mesela, sözlüğe bakıp bir kelimenin peşinde başka dünyalara gidebilirsiniz, gidiyoruz. E-kitaplar elektronik mürekkep teknolojisine sahiptir ve güneş ışığında okunabilirler vs. Evet hepimiz kitap kokusunu, kitapçıda bir kitabı keşfi seviyoruz. Ancak e-kitaplar, basılı kitaplara bir tehdit değil. Muazzam bir yeni alan. Örneğin Türkiye’de basmaya değer (kar fırsatı sunmayan) birçok kitaba anında ulaşabiliyoruz. Sadece, bazı gereksiz yayıncılar gibi aracıları ortadan kaldırdığı için bile desteklenebilir e-kitaplar.

Sahi, kitap tanıtım gazete ve dergilerinin, eklerinin, kitap baskılarından fazla olduğu garip bir ortamdayız. Bence siz kardeşsiniz. Bırakın bu çekişmeyi.

* Defter Dergisi’nin arşivine buradan ulaşabiliyoruz. Metis Yayınları sitesinde de var sanırım ancak üyelik ve teker teker ulaşım yerine toplu tek dosya tercih edilesi.

* Kuzey Amerika’da e-kitap satışlarında 2013 yılında düşüş var. Değişken raporlar burada. Memlekette basılı/e-kitap oranını açıklayan bir kurum oldu mu? Olmadı. Bunlar hep gizemli konulardır.

Edebi yayınlar, büyük şehirlerin belirli kitapçılarındaki raflardan memnundur. Kitap tanıtım siteleri ve dergileri, sürekli tanıtım amaçlı içerik üretirler ancak bu yayınların kitap satışlarını ne derecede etkilediklerini okuyucularla hiç paylaşmazlar. Edebiyat blogları ise, basılı yayınlarda olduğu gibi, büyük şehirler ve Anadolu diye bölünmüşlerdir. Dijital içerikte de herkes kendi mahallesinde mutlu ve mesuttur.

Idefix mesela, Doğan Grubu tarafından satın alınmasından sonra hizmet kalitesinin düştüğüne dönük yorumların okunduğu bu alışveriş sitesinden karşıma çıkan ilk e-kitaba bakıyorum:

Stefan Zweig – Kendileriyle Savaşanlar: E-kitap fiyatı 12,60 TL + KDVBasılı kitap fiyatı (%25 indirim ibaresiyle) 13,50 TL + KDV

Tüm  kağıt masrafları, depo, ulaştırma masrafları vs sadece 90 kuruşluk bir fark mı yaratıyor?

Britanya’da özellikle “süper indirim” diye tabir edilen basılı kitaplardaki indirimlerle pazar kaybına uğrayan Amazon, kendi tedarik ettiği kitaplarda da rekabet için indirime gidiyor son haftalarda.

Sonuç niyetine, Türkiye’de yayınevlerinin ve kitap satış sitelerinin e-kitabı cazip hale getirmemek için özel çaba sarf ettiği görülüyor. Örneğin Dan Brown gibi popüler bir yazarın son kitabı Cehennem’i sadece basılı olarak sattıkları, e-kitap versiyonunu yayımlamadıkları görülüyor. Aynı alışveriş siteleri bir yandan Çin malı e-okuyucuları, aldıkları komisyonlardan sanırım, öve öve fahiş fiyatlarla satmaya çalışıyor oysa. Sanırım okuyucuya, e-kitap okuyun ama bizim cebe fazladan verecekseniz okuyun demeye çalışıyorlar.

Ek: E-Kitapta Fiyat Politikaları, Eylül 2012

Ataman ben senle yataman

* Kutluğ Ataman Gezi’nin şifrelerini çözdüğünü söylemiş. Öteki Sinema’dan Murat Tolga Şen ise, Ataman profili çizip, (kendilerinden başka pek bilenin olmadığı iddia ettikleri) filmlerini örnek gösterip, kendince tarafsız bir bakış açısı ortaya koymaya çalışmış.  Yazısında bir kısım özellikle dikkatimi çekti, alıntılıyorum:

Erzincan’da yaptıklarını takdirle izliyorum. Orada film çekmesi, o toprakları bir platoya dönüştürme çabaları hayranlık uyandırıcı ancak bu süreçte egemenlerle fazla haşır neşir oldu ve onların badem bıyıklarının altındaki sevimli gülümsemelerine kanıyor. Sonuçta insan uygarlığının temeli, belki de evrimimiz fırsatçılık üzerine kurulu. Kutluğ Ataman,  AKP flörtünden Erzincan’a bir film platosu çıkarsa çok da sevinirim ancak ‘fikirler’ ve insanlar bunu sağlamak adına kurban edilmemeli. İktidarın özel gözlükler takarak görebildiği ve birbirinden nefret eden insanlardan mamül Ergenekon’u sanat çevrelerinde tespit etmek de sanırım telekinezi ile mümkün. Cadı avları böyle başlıyor işte…

Tüm bu Gezi olaylarında dikkatimi çeken bir tavır yineleniyor. Az çok yazan çizen, okuyan izleyen insanlarda hükümetin ya da baskın zihniyetin “badem bıyıklı” vs diye aşağılanması bir yana, AKP flörtünden Erzincan’a film platosu çıkarsa sevinç verici olabilirmiş. Neden? Memlekette neredeyse sinema kalmadı. İnternet olmasa film seyredilecek neredeyse hiç mekan kalmadı. Hayali plato gerçeğe döndüğünde, misal ateizmi anlatan bir filmi çekmek üzere o şehre gitmeye -afedersiniz- götü yiyecek olan var mı?

Sanat çevrelerinde hedef gösterme ya da öncesinde çeşitli alanlarda (iş dünyası, spor camiası vs) her üretim alanını yeniden tasarlayan devletin hamlesinden başka bir şey değil. Tüketimi yönlendiren, harlamaya çalışan devlet hiç şüphe yok ki her türlü arzı da yönlendirecektir. Sanatsal üretimin bunun dışında kalmasının pek imkanı yok sanırız. Ataman ve benzerlerinden başka türlü davranışlar beklemek hayalcilik. Sanat çevreleri de bir garip, Arap sermayesine yamanmak için sürekli Dubai kapılarında yatanlardan tutalım, siyasi çizgileri Atatürk çizgisinde olanların kitle hareketine dair garip çıkarımlarda bulunması gırla gidiyor. Kışa doğru bu konularda bol “yerleştirme” görülecektir sanırım.

 

 

An alternative to Feedly.com

After Google Reader went out of business (gone forever) as of July 1, 2013, Feedly.com became popular with its smooth interface and nice apps for IOS and Android. However, it lacks search function and it appears that the service demands five bucks a month for additional features (such as “search”, huh).

I’ve decided to move away from Feedly.com as the searching among over-thousand rss sources is vital for me. I am aware of the fact that RSS is not popular as it was in the old days but I still believe the importance of finding direct content instead of super-rapid steam of Twitter posts.

So I’ve checked alternatives:

- The Old Reader: Still in beta. Does not have an app. Looks promising but it did not shine as my first option.

- Newsblur: Amazing. With its slick interface and smart content sharing features, this service still stands for the prime heir of the throne of Google Reader. The service demands only $2 per month and it definately looks more promising than $2 per month service of Feedly.com.

- Inoreader: Searchingh is default. Interface looks like the first days of Google Reader. No app but nice mobile version. (I have tried on iPad Mini Safari). Designed and coded by one-man army. So I have decided to move my feeds to Inoreader. So long and thanks for nothing Feedly.

You might want to take a look at Google Currents, which turns your favorite sites into an attractive, magazine-like format on your iOS or Android device; however, that is another story to be told.

Doppelgänger

Baremin 7. derecesinde memur Yakov Petroviç Goladkin o gece deliksiz uykusundan uyandığı zaman, herhangi bir sabah gibi bir sabah işyerindeki masasına oturduğunda, karşısında kendisiyle aynı adı taşıyan, kendisine tıpatıp benzeyen başka bir memurun oturduğunu görür. Karşısındaki ikizi, kendisinin öteki beni, çifti, belki de yarılmışıdır. Çift arasında, ikiye bölünen dünyasında Goladkin’i deliliğe kadar sürükleyecek gülünç, abdürd, tekinsiz, anlamsız, ürkütücü, tuhaf bir savaş başlar. Dostoyevski’nin 1846’da yayımlanan romanı, 19.yy Avrupasında karşımıza çıkan doppelgänger (çift-gezer, alter ego, diğer yanımız) temasının en etkileyici yapıtlarından oldu. Öteki, hem bizi gölge gibi takip eden  ikizimiz hem de kendimiz farkında olmadan -haliyle- şizofrenimizi yansıtan gerçekliğimizin karşımızda duran, kanlı canlı(!) ispatıdır. Goladkin, bulunduğu mevkiyi o kadar sever ki, statüsünü korumak için, statüsünü kaybedeceği korkusuyla, başta uşağı olmak üzere yakın çevresiyle amansız bir mücadeleye girişir. Kendi varlığını ispat etmeye çalıştıkça, hem komik hem de dehşet verici ruh halini sergiler.

Edgar Allan Poe da, 1839’da, ikiz temasıyla öne çıkan hikayesi William Wilson’u yayımlar. Poe’nun hikayesinde kahramanın doğum günü yazar ile aynıdır. Wilson, sesi hariç kendisini tümüyle taklit eden benzerinden duyduğu huzursuzlukla asaletinden beklenmeyecek işler yapar. Poe’nun kahramanı, yazarının hayatındaki gibi genel toplumsal normların dışına kayar ve kendini yok etmeye doğru ilerler.  Doppelgänger Mısır, kelt ve kuzey ülkelerindeki mitolojilerde olduğu gibi, kahramanın baş edemeyeceği, içini çürüten bir hortlak biçiminde yaşamımıza girer, gölgemiz olur. Poe, ikizinin yarattığı dehşet temasını Washington Irving’in maskeli benzeyeninin peşine düşen ve yüzünü görmek için kan döken bir İspanyolu anlatan makalesinden aldığını söyler. Aslında Irving de konuyu Alman edebiyatından almıştır. Amerikan edebiyatını etkileyen E. T. A. Hoffmann,  doppelgänger temalı romanını yazarken, öncülü bir başka Alman romantiği Jean Paul’den etkilenir! Hoffman, Mozart’ı o kadar sever ki, Amadeus ismini alır ve ikiz kavramında unutulmaz olur. Öteki’yi konu alan Stevenson’un Dr. Jekyll ile Bay Hyde’ı iyi ve kötü arasında çizgi çekerken, ikizimizin Güney Amerika durağı Borges’te, kör ozanın alter-egosu “Borges ve Ben” yapıtında yatak değiştirir. Borges kendi ikizini düşsel bir yaratık şeklinde düşünüp, kendisini izleyen ile seyirci arasında böler.

Öteki izleği çağdaş edebiyata Dövüş Kulübü ile uzanırken, Türkiye’ye de en bilinen yapıtlardan Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”si ile girer. Demek ki, öteki kimliğiyle mücadele eden yazarların soyağacı günümüze dek uzanıyor. Bunda her yazarın aslında bir başka yazar olma isteği yatar diyebiliriz.

Hint teolojisine göre ben dediğimiz ego, bir izleyicidir aslında. Sürekli kendimize bakmakla, kendimizi izlemekle yükümlü olduğumuz bir lanet. Schopenhauer’in donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz öte yandan.

Memlekette de, uyandığımız soğuk kış sabahlarında, 7. derecedeki memur Yakov Petroviç Goladkin, William Wilson, Tyler Durden ya da Borges gibi, her baktığımız insanda kendi yansımamızı görmekten dehşete düşen ancak yine de donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz. Bir yandan statülerimiz korumak için karşımızdaki ötekilere karşı amansız bir kavgadayız. Öte yandan gerçek olan karşımızdaki mi yoksa izlediğimiz kendimiz mi, ondan emin olamıyoruz. Bizi yansıtan aynaları bir kırsak, doppelgängeri yok etsek, sonrası hep güzellik sanıyoruz.

Karga Mecmua, Nisan 2013